Takip Et

Makale

Ortadoğululaşmadan Beslenmek -3

Uluslararası emperyalist güçler günümüz tek kutuplu sürecin mevcut durumunda (denkleminde) farklı bir yönelişle ısrarını sürdürmeye devam etmektedir. Bu kapışma esaslı olarak günümüz kapitalist dünya sisteminde farklı sermaye güçleri arasında tüm acımasızlığıyla süren bir egemenlik ve de üstünlük sağlama kavgasıdır.

Nasıl ki; “Sermayenin modern tarihi on altıncı yüzyılda dünyayı kucaklayan bir piyasanın yaratılmasıyla başlar” (1) oldu -ve sonrası tarihsel sürecin bütün aşamalarında da farksız olarak aynı acımasızlıkla günümüze dek değişmeksizin devam edegelmişse, bugünden farklı bir şey düşünmek gerçekçi olmaz.

Birey ve toplumun baskılanması farklı tarihsel süreç ve aşamalardan geçerken bir sistem anlayışının dayatması ile anılır olmuştur. Ezen ve ezilenlerin ilişki çelişkisi, sömürü ve emek kavgası dünden farksız olarak bütün insanlığı bugün de etkisi altında tutarken ve gündemi belirlemeye devam etmektedir. Burjuva demokrasisi anlamında da olsa bir iç hukuktan ve adaletten yoksun ülkelerin “zorunlu” bağımlılık ilişkisine giderekten açık hale gelmeleri -ve en büyük çıkmaza aday olmaları iki önemli ilişkinin dayatmacasıyla önem arz etmiştir:

Bunlardan en önemlisi aile boyu feodal ilişkilerin toplumda aşılması imkânsız ve bunun giderekten ülke yönetiminde içselleştiği gerçeğinin olmasıdır. Sözü edilen bu oluşumla birlikte kapitalist dünyada egemen güçler feodal ilişkilerden (turnusol özellik) beslenirken, güçlü yönetimlerin güç kullanma istismarı doğmuştur.

Bir diğer önemli etken ise, mevcut ilişkilerden kaynaklı olarak dış güçlerin o ülkeye egemen olmanın yolunu tutarken, giriş koşullarını daha da kolaylaştırmıştır. Yoksa iddia edildiği gibi kapitalist üretim ve de ilişkinin ülkenin en ücra köşesine yayılmış olması, feodal ilişkinin etkisiz ve belirleyici olmadığı anlamına gelmez. Örneğin; insanların kullandıkları mobil telefonlardan ve sürdükleri arabalarla feodal ilişkinin bertaraf olduğu anlamını taşımaz. Birçok durumlarda feodal ilişki ile gücün kullanılmasında çıkarların korunması noktasında pek avantajlı olduğu sonucu vermiştir. Her teknolojik kolaylık insan ve toplum gerçeğini kapitalizm lehine deforme ettiği anlamını taşımaz -ve ancak bununla toplumsal baskılanmanın bir başvurusu olmuştur, demek yerinde olur. Çünkü bu ilişki bütününde hareketle çıkarların korunmasında kârlı bir konum arz etmiştir ve dolayısıyla bundan vazgeçilmiyor. Gerçek o ki, tüm bu ilişkilerin maddi gerçekliği insanları feodalitenin köhnemiş ilkel bütünlüğü içerisinde tutarak barındığını ve bundan beslendiği gerçeği yadsınamaz. Bu bir anlamda toplumsal var oluşun feodal aidatının sürdürülmesi ve gücünü kullandığı anlamını taşımaktadır. Kapitalist toplumlarda çıkarların ön planda olduğu insan üretimi belirleyici olmuştur. Bugün ki kapitalist Türkiye gerçeğinde feodal ilişkilerin ve tarikatçılığın etkili ve de önemli bir “güç” konumunda olmalarına kaynaklık eden ana nedenin kapitalist üretim ilişki veya araçlarından ayrı düşünülemez ligidir. Ve ancak esas argümanın feodal ilişki üzerinden hükmedilen bir “gücün” tezahürü ısrarla öne çıkmıştır. İşte kapitalizm zenginliğini özellikle bağımlı ülkelerde bu ilişki bütünlüğü üzerinden yürüterek güçlenebilmektedir. Bu bağlamda feodal din merkezli tarikat güçlerinin giderekten yaygın bir halde olmaları, esaslı olarak onların sahip oldukları etki alanı -ve feodal güç konumu ile her dönem mevcut siyasal yönetimler üzerindeki varlığını hissettirmiştir. Bu ilişki konteksti Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Sosyal devrimlerden yoksun, feodalitenin çözümlenemediği ve bunun daha çok etkili olduğu ülke yönetimlerinde Türkiye -ve Türkiye gibi ülkelerde varlığı hayatın her alanında hissedilir olması, demokrasi ve özgürlükler sorununa neden olan en önemli bariyerdir.

Sermaye, siyasal iç ve dış güçlerle ülkeyi en “can yerinden” vurarak zenginliklerini parsel parsel bölüp paylaşmaları ile toplum üstü bir konumda yer edinmesindendir. Çıkarların kesiştiği sömürü ve yağmalar sözünü ettiğimiz iç ve gerekse de diş güçler için düzenin sürekliliğini sağlamada önemli bir fırsat ve de buluşma alanı olmuştur. Bu ülkelerde belli bir süreçten sonra mevcut yönetimler “hukuk” veya “adaletle” izah edilmek yerine, kimlerin “gücü” elinde bulundurduğu konum geçerli olmuştur. Dolayısıyla hesap “sormak”, iç bütünlüğün sağlanması yönünde yetersiz kalırken de diş güçlere karşı açıktan caydırıcı olamamışlardır.

“Muhalefet süreklidir, ama çoğu kez gizil bir haldedir. Ezilenler kendi muhalefetlerini aralıksız bir biçimde ifade etmekte -politik, ekonomik ve ideolojik bakımdan- çok zayıftır”. (2)

Yukarıdaki alıntıda da anlaşılacağı üzere sözünü ettiğimiz Kara Afrika’nın “Ortadoğululaşmadan beslenme” esprisini en yalın bir izahıdır. “Kolektif eylem” iradesinden uzak, savunmasız toplum bireyleri ve sınıf bilincinden yoksun ülke halkları; karşılıksız olarak kendilerine hükmedilenlerle yetinir olmuştur. Onlar ihtiyaç ve beklentileriyle değil de var olanla gözlerini hep güne açarak varlıklarından bihaberdirler. Toplumları bu denklemde baskılayan yapı ise öteden beri oluşturulan ve korunarak ülkeler gündeminde kalmaları sağlanan yerli işbirlikçi güçler olmuş. Bu konseptteki Kara Afrika ülkelerine beklenmedik oranda dış güçlerin “cilalı” ekonomik programı hep devrede olmuştur. Bu ilişki tarzı özellikle 80’lı yılların başından itibaren neoliberalizmin “işgal demokrasisi” olarak yoksul ülkelere sunulan yeni müdahale reçetesi olarak anlamaya ve de değerlendirmeye çalıştık.

Bu süreçten itibaren mevcut işgal ve sömürüyü besleyen en önemli sunum reçetesi ise ekonomik refah, demokrasi, hukuk ve özgürlük gibi süslü vaatlerden öte yol alamamıştır. Toplumu asılsız vaatlerle manipüle eden bu söylemler dizisi en genelde “işgal demokrasisi” için atılan en önemli adım olmuştur. Yol yapımı, dağların ve ovaların delik deşik edilerek tahrip edildiği doğa katliamı ile zenginlikler işler hale getirilirken, işgalci güçler bu fırsattan hareketle yerleşik ve de kalıcı konumda olmanın konumunu kollamıştır. Zira, gün geçmiyor ki Kara Afrika’nın altın ve elmas rezervlerinin Londra’nın, Amsterdam’ın veya Antwerp’in işlem merkezlerinde oran ve büyüklüğüyle sükse yapmasın -ve bu sayede milyarlarca Euro işgalci güçlerin kâr kasalarında istiflenirken – sadece elde edilen zenginlikler ve kârı düşünür olmuşlardır. Sömürü çarkı bununla yetinmemiş ve o ülkelerde iç savaş ve çatışmalar belli kaos ortamı üzerinden yol alırken, binlerce yurttaşın canı ve malı pahasına sömürü düzeni sağlanmak istenmiştir. Dolayısıyla diş güçlerin sömürü düzeni sonuç olarak böyle bir denklem üzerinden yürütülürken, bu durum 80’li yıllarda olduğu gibi günümüzde de farksız olarak aynı beklenti ve istem üzerinden bütün hırçınlığıyla devam etmektedir…

Afrika Birliği Örgütü’nün (ABÖ-1963) kuruluşundan itibaren dış baskılar bir yarış halinde ülkelerin gündeminde hep hissedilir olmuştur. Tarihsel nedenlerle bu özelde Fransa’nın ve genel anlamda da Batı ve ABD’nin ciddi bir varlığı hep gözlenmiştir. Birliğin üye ülkeleri dış güçlerin sürekli baskı ve tehdidi altında bir kimlik arayışında olurken -ve sadece “bir” ülke topluluğu olma gerçekliğinden öte yol alamamıştır. Baskı ve tehditler daha çok ekonomik, sosyokültürel, askeri ve politik alanda öne çıkmış ve tüm bunlar günlük yaşamda hissedilirken de etkisini göstermiştir. Bunun en önemli nedeni ise; bölgenin merkezi ulus devlet yapılanmanın dışında yerel ve bölgesel yönetimlerin (kabile) belirleyici olduğu bir konumla, işgalciler için önemli bir fırsat olmuştur. Ve kıtanın yönetme (sömürgecilik) ve yönlendirme (ilişki ve iş birliği) noktasında da istenilen müdahalenin dozunda belirleyici olurken de tüm kolaylığı elde etmişlerdir. Durum böyle olunca, bugün Mali yarın veya bir başka zaman bir diğer üye ülkenin birliğin dışında kalması kaçınılmaz olacaktır. Örgütlü ve bağımsızlıkçı ulus birliği üzerinde kurumsallaşmasını sürdürecek konumda olmayan birçok Kara Afrika ülkeleri, dış baskıları içte ve de en yakınında hisseden bu ülkelerin kaderi birdir. Böyle bir ilişki bütününe hapsolmuş olan ülkeler, iç bütünlükten yoksun, kurumsallaşmadan nasibini alamamış, demokrasi ve özgürlüklerin tümden rafa kaldırıldığı bir konuma terkedilirken bu ülkeler -ve bu sayede diş güçlerce istenilen ölçüde yönlendirilmeleri için önemli bir fırsat doğmuştur. Wallerstein’in deyimiyle “sistem içi ve sistem karşıtı güçler” denilen halk iradesi hissedilir bir güçte olmaması, toplumsal çözümlemenin bağımsızlıkçı bir çizgide seyreder olmanın şansı yok gibi olmuştur.

1963’te ABÖ kurulduğunda ve çoğunluklu olarak Kara Afrika sömürgeci bir konumdaydı. 1963’te kurulan Afrika Birliği Örgütü, 2002’de Afrika Birliği olarak isim değişikliğine gider. Bununla birlikte Afrika aşırı yoksulluğun, dış bağımlılığın ve de kuraklığın sonucu yoğun bir Batı baskısıyla karşı karşıya kalmıştır. Bundan böyle örgüt geleceğe dair farklı bir konumda olması öngörülür:

“Kıta Afrika’sında (Kara Afrika’da) Batı’nın gözetiminde olmak şartıyla geniş otonom özerklik statüsünün verilmesi ve bunu isteyen her azınlık kendi bölgesinde yaşamalı ve demokrasinin daha da yerleşik bir hale getirilmesi” (3) şeklinde talepler deklare edilir.

Bu dayatmalarla Kara Afrika yeni bir sürece girerken; dış yönlendirme, baskı ve de bağımlılık ilişkisinin boyutu daha da genişler bir konuma gelir. Bu yazı dizimizin birinci bölümünde tablo-1 ve tablo-2’de bütün kıtanın zenginlik kaynaklarını, sömürge ve sömürgeci ülkelerin genel bir detayını vermeye çalıştık. İşte bu nedenle; 2002’den sonrası Afrika Birliği’nin neden Batı’nın radarından çıkmadığının nedenini daha iyi anlıyoruz. Yoksa işgalci güçlerin 2002’den sonrasında Kara Afrika’ya biçilen “rolün” esas amacının demokrasi ve özgürlüklerin çıtasını yukarıya çekmek olmadığını biliyoruz. Afrika özelinde emperyalistlerin esaslı olarak bir arka plan beklentisi olmuştur, “demokrasi” ve “özerklik” gibi taleplerle iç istikrarsızlığı daha da körüklemek -ve bununla bütün kıtada din ve mezhep kavgasının besleneceği “talep” ve “istemleri” güncelleştirerek bölgeyi bir yangın alanına çevirmiştir. Bu birliğe dikte edilen yeni statüyle esas ve de temel nedeni şüphesiz iç istikrarsızlığın büyütülmesi, bunun üzerinden müdahalenin daha da kolay bir zeminde sürdürülebilmesidir. Tüm bu nedenlerle işgalci güçler için jeoekonomik ve jeostratejik konumdaki ülkelerin iç istikrarsızlığı ve kaos ortamı öncelikli olmuş ve müdahaleler bu beklenti paralelinde yol almıştır.

Her işgal önce ve sonrasında sınırsız vaatlerle ülkeye(lere) yardım ve desteğin esaslı olarak bir amacının olduğu ve bu gizemle halktan “yana” olma imajı görünürde dillendirilmek istenmiştir. Oysa Batı’nın Afrika’daki varlığı ya iç savaşı tetikleyerek din ve mezhep kavgası üzerinden konum belirlemiş veya Shell ve benzeri büyük tekellerin ülkedeki yatırım ve zenginliklerin talanı yöre halkına adeta birer çevre felaketi olarak yansımıştır. Örneğin; 2004’te Nijerya’nın Goi köyünde Shell’in neden olduğu petrol sızıntısı sonucu ülke tarihinde en büyük doğa felaketine neden olmuştur. (4)

“Demokrasi” ve “özgürlükler” getireceğini iddia eden Batılı şirketler (Shell ve diğerleri) Afrika’da bu ve benzer çevre, insan yaşamı ve doğa felaketi gibi olumsuzluklara zaman zaman neden oldukları bilinir. Bunun esas nedeni ise yoksulluk ve de feodal düzen olmuştur. Faaliyet bulunan işletmecilerin yöre halkına bire bir hiç destekleri olmadığından ve o insanların kaçak yollarla boru hatlarından aldıkları petrol sayesinde ancak ayakta kalabilmekte ve yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmışlardır. Kendi toprağındaki zengin kaynaklarından yararlanamayan bir halk, yerli işbirlikçilerin sayesinde zenginleşen uluslararası şirketlerin varlığı söz konusudur. Ortadoğu’dan farksız olarak, Kara Afrika’da da bir “Ortadoğululaşmadan beslenmek” gerçeğinin ötesinde yol alınmamaktadır.

Shell’in Nijerya’da sınır tanımaz sondaj çalışmaları, petrol üretimi, sorumsuzca yarattığı çevre kirliliği ve nedeni olduğu halk sağlığı sorunu karşısında insanlar tepki gösteriyor. 90’lı yılların başında Nijerya hükümetinde yüksek bir bürokrat olan Barinem Kiobel arkadaşlarıyla birlikte Nigerya Delta Protesto Hareketi’ni (MOSOP) kurarlar. MOSOP, “Shell’i ve hükümeti ülke genelinde ve de yaşam alanlarındaki bütün çevre kirliliğinden sorumlu olduğunu” dile getirirler. Bu tarihlerde ülkenin birçok yerinde protesto hareketleri organize edilir ve polis olaylara müdahale ederken yüzlerce insan katledilir. Barinem Kiobel açıktan iktidara tavır alır ve halkına baskı ve şiddetin uygulamasını kabullenmez. 1995’te iktidar ve Shell tüm olaylardan Barinem Kiobel’u sorumlu tutar ve diğer sekiz dava arkadaşıyla birlikte yapılan kısa göstermelik bir savunma sonrasında idam edilirler. (5) Esther Kiobel kocasının ve diğer sekiz kişinin idamından Shell’i ve Nijerya askeri rejimini sorumlu tutar ve Lahey Uluslararası Adalet Divanı başvurur. Lahey’de ilk oturum salı 12 Şubat 2019 yapılır ve ancak kısa süreli bir sonuç alınmaz. Aileler sorumluların yargılanmasını ister, sivil toplum örgütleri ve yöre halkı tüm hukuksuzluk karşısında adeta bir travma yaşar. Nihayetinde 21-01-2021 tarihinde Lahey Adalet Divanı başta Shell’i ve ona işbirlikçilik yapan ve de işlediği katliamlardan dolayı rejimi de sorumlu tuttu. Divanın aldığı bu karar sonrasında gözyaşına boğulan Esther Kiobel; “Kocam ve idam edilen arkadaşları ve de Ogoni-halkı için bir avuç adalet oldu” (6), şeklinde tepkisini dile getirir.

Uluslararası emperyalist güçler günümüz tek kutuplu sürecin mevcut durumunda (denkleminde) farklı bir yönelişle ısrarını sürdürmeye devam etmektedir. Bu kapışma esaslı olarak günümüz kapitalist dünya sisteminde farklı sermaye güçleri arasında tüm acımasızlığıyla süren bir egemenlik ve de üstünlük sağlama kavgasıdır. İç savaş, darbe teşebbüsü, kaos ortamı ile ülke yönetimsizliğinin bir konumda olmasını sağlamak, geçmişten bugüne emperyalist güçlerin odaklandığı tek sonuç olmuştur. Benzer müdahaleler daha çok antidemokratik, zayıf ekonomiler ve militarizmin etkili olduğu ve ülke sorununu ısrarla “güvenlikçi politikalarla” sağlamak isteyen ülkeler olmuştur. “Ortadoğululaşmadan beslenmek” profiline denk düşen en önemli ülkelerden biri de Kara Afrika kıtası olduğunu ısrarla vurgulamadan geçemeyiz.

Bu fırsat ve de konum avantajıyla bir anlamda işgalci güçlerin müdahale ve tehdit etme konumu bir şımarıklıkla lehinde sonuç verdiği bir gerçektir. Örneğin; “bizsiz yapamazsınız”, “biz olmadan iç güvenliğiniz olmaz” veya “silah, para bizden iç düşmanla savaşmak sizden” gibi retoriklerle içten pazarlıklar dayatılırken -ve yoğun psikolojik baskılarla iş birlikçiler cesaretlendirilerek beslenir olmuştur. Bu sayede ‘etki ve tepki’ ilişkisi tetiklenirken, mevcut durumun sürekliliği için çaba harcanır. Ve tüm bunlarla birlikte iş birlikçi güçlerin siyasi, iktisadi ve yönetim mekanizması ister istemez büyük bir dış bağımlılığın etkisinde kalması da kaçınılmaz olur. Bu işgüzarlığı bir anlamda “zor günün umudu” olarak sahiplenirler. Zira, bu çerçevede tarihte birçok örneği görülmüştür ki, halkın hesap soracağı anın yaklaştığı süreçte bavulların dolu paralarla alıp kaçışmaların da olduğu sayısız diktatörler olmuştur. Anlatılan koşul ve ortamda can çekişen Kara Afrika için şimdiden iyi bir geleceğe dair gidişat gözükmemektedir. Dış bağımlılık, yoksulluk, antidemokratik yönetimler, ilkel feodal sömürü düzeni ve halka zulmedilerek toplumsal baskılanma adeta kıtanın genel bir aynası olmuştur.

Zira, 2002’den itibaren Afrika Birliği ülkelerini resmi olarak temsil eden “The Peace and Security Department” yapı (PSD, Barış ve Güvenlik Bölümü), Afrikalılarca temsil edilen bir irade olmanın çok ama çok ötesinde bir konumdadır. Bu yapı daha çok Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve NATO tarafından denetlenmektedir. (7) Ayrıca Fransa’nın Afrika Birliği örgütü içindeki ağırlığı çok daha büyük ve ayrıcalığa sahiptir. Bunun da tek bir nedeni olsa gerek; Fransa’nın tarihsel olarak yoğun sömürgecilik ilişkisi ve hemen hemen çoğunluklu olarak sömürge ülkelerin Fransızcayı resmi dil olarak kullanmış olmaları (Bu yazı dizisinin 1. bölümüne bakın), bu o ülkelerin Fransa ile olan ilişki bağımlılığını bir anlamda zorunlu bir konumda tutmaktadır.

Görünen o ki Batı’nın Afrika ülkeleri üzerindeki kontrol ve “güç” ilişkisi reel anlamda sorunları çözme ve destek sunma noktasında değildir. Bugünden geleceğe bölgedeki iç savaş, yoksulluk ve kaos ortamı Afrika’nın çehresini belirlerken, her şeyin ülke zenginliklerini yağma ve talan edilmesi üzerine inşa olduğu bir ilişki gerçeği mevcuttur. Dolayısıyla emperyalist ülkelerin Kara Afrika üzerindeki tahakkümü sorunlara çözüm olma odaklı değilde, sömürmek ve fırsat kollamakla çözümsüzlüğü daha da sürekli kılmak istemiştir.

Zira, Birleşmiş Milletler örgütünün verilerine göre, gelecek 30 yılda Afrika kıtasındaki nüfus oranı ikiye katlanacaktır ve bunun 1,3 milyardan 2,5 milyara çıkacağı anlamını taşımaktadır. Bu sayının 2050’de ise 5 milyara ulaşacağı hesaplanmaktadır. (8)

Batı emperyalist güçlerin adeta birer sömürgecilik laboratuvarı konumuna dönüşen Kara Afrika’nın aydın, yazar, siyaset bilimcileri ve Batı’da eğitim görmüş zengin Afrikalılar Pan Arabizm hareketinden etkilenirler. Pan Arabizm hareketine neden olan belli tarihsel momentler olmuştur; 16. yüzyılda Ortadoğu’ya yerleşen Osmanlı İmparatorluğunun bölge üzerindeki tahakkümü yerlilerce kabullenmez. Bu tepki giderekten büyür (…) ve 19. yüzyılın başlarında gelindiğinde açıktan Osmanlı ve de Batı karşıtına dönüşen ayaklanmalar Arap milliyetçiliğine dönüşür. Bu harekete öncülük eden isim ise Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali el-Haşimi (1908-1916) olarak bilinir. Bu başkaldırıda İngilizlerin kışkırtmaları önemli rol oynamış ve “bağımsız” bir Arap coğrafyası için Pan Arabizm ideolojisine neden olmuştur. (9) Pan Arabizm düşüncesinin etkisiyle (1953) Suriye Baas Partisi ve Nasır (1956 Mısır) yakınlaşma fikri (10) birleşmeyi gerçekleştiremedi ve dolayısıyla “büyük Arap Birliği” hayalleri sonuçsuz kaldı.

Ortadoğu’daki bu siyasal ve ülkeler arası yakınlaşma ütopyası ancak bölge insanına heyecan verdi ve kesintiye uğrayan bir “ses” olmaktan öte yol alamadı. Bu ve öncesi gelişmeler 20. yüzyılın başından itibaren yoğun sömürgeciliği yaşayan Kara Afrika’da Pan Afrikanizm hareketinin doğmasında önemli bir etken olmuştur. Ve ancak bu net bir ideolojik (anti kapitalist) alt yapı oluşmasına vesile olamadı, dolayısıyla arzu edilen toplumsal bilinçlenme ve dönüşüm hareketi bir şekilde sağlanamadı. Bu yetmezliklerle ve de karşı tepkilerin içselleşmemesiyle birlikte kıtada sömürgeci güçlerin yükselen müdahale ve işgal senaryosuna kapılar sonuna dek açılır oldu. Her şeyden önce antikapitalist ve sömürgecilik karşıtı siyasal bir düşün perspektifi belli örgütsel dinamikleri taşıyan yapıya dönüşemedi -ve öte yandan ilerici bir siyasal önderlikten hep yoksun kaldı. Bu nedenle Pan Afrikanizm hareketinin başlangıç noktası bir anlamda bitiş noktasında sonlandırıldı.

Antikapitalist bir tavır alış yerine; yöneticilerin ve de her tür manipülasyona açık kitlenin uzlaşı tavrı “kölecilik karşıtlığı”, “ırkçılık karşıtlığı” ve “sömürgecilik karşıtlığı” olmakla yetinen bir Pan Afrikanizm hareketine dönüştü. Kara Afrika’nın kaderini belirleyen gerçek bir değişimin ayak izleri bugüne dek yetersiz kaldı. Her şeyden önce Pan Afrikanizm ideolojisi “düzen değişimini” istemek yerine, “yönetim değişiminde” ısrar ederken -feodal ilişkilerin bütün temsili yapı taşları bugüne dek korunarak süregelmiştir. Gerek Küba’nın 60’lı yıllardaKara Afrika’da ki fiili varlığı (1965-1990) ve ne de Sovyet desteğiyle iktidarı elinde tutan Sosyalist Angola Halk Hareketi (1975-1992) Pan Afrikanizm’in kıtanın kaderini değiştirecek ciddi bir oluşumu sağlayabildi.

Bu çerçevede Küba devrimi liderlerinden E. Che Guevara’nın Afrika kıtasında “devrim” yorumu belli anlamda anlatımlarımızla örtüşür nitelikte olduğunu düşünüyoruz:

“Her ne olursa olsun, Afrika’nın politik ve toplumsal gelişmesinde, şimdiden kıtasal ölçekte bir devrimci durum sezinlemek olanaksız. (…), ya da bu ülkelerin yoksul kitleleri insanca yaşama haklarını yönetici oligarşilerin elinden koparıp almak için ayaklandığında, Afrika için yeni bir çağ başlayacaktır”.

Gerçek şu ki; Kara Afrika’nın sömürgecilik tarihi, feodal güç yapısı, tarihsel, sosyolojik, siyasal ve toplumsal gerçekleri Che’nin sözünü ettiği “yeni bir çağ” dönüşümüne vesile olabilecek sosyal -ve de siyasal bir devrim gerçeğinde buluşamadı. Zira, Che’de bir değişimin olacağına inanmadığı gibi, sadece bunun olabilirliği için umutların yitirilmemesini düşünürken -ve bir öngörüyle herkes gibi o da Afrika kıtasında bir “devrimin” olmasına inanmak istiyordu…

Makalenin birinci ve ikinci bölümü için tıklayınız!

Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar

1- Marx, Karl, “Kapital Cilt-1”, Sol Yayınları, Birinci Baskı, Temmuz 1975 Ankara, sayfa 146-150.

2- Wallerstein, A. H., “Sistem Karşıtı Hareketler”, Metis Yayınları, İstanbul 1991, Sayfa 34.

3- De Volder, Eefje, “NVVN, Afrikaanse Eenheid Organisatie”, 02-08-2013 Nederland. https:nvvn.nl//vijftig-jaar-organisatie-voor-afrikaanse-eenheid

4- Trouw, 29-01-2021 Nederland, De Volkskrant, 21-06-2006 Nederland.

5- Het Amnesty İnternational Raport 2017, Nederland, (Uluslararsı Af Örgütü Raporu 2017 Hollanda). —https://www.amnesty.nl/content/uploads/2017/06/in-the-Dock-Kiobel-Briefing.pdf?X53918

6- NOS-Buitenland, 29-01-2021, 13.12 Nederland. -De Volkskrant, 30-01-2021 Nederland. -Trouw, 30-01-2021 Nederland.

7- Militaire Spectator, “De Afrikaanse Unie”, 21 Oktober 2020 Nederland.

8- United Nations Population Prospects 2019. https://population.un.org/wwp/ine/903

9- Butt, Gerald, “De Arabische Wereld”, HOLLANDİA BV, Baarn 1989, Sayfa, 40,51,89 ve 126.

10- Armaoğlu, Fahir, “20. Yüzyıl Siyasi Tarihi – 1914-1990”, Cilt 1, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 8. Baskı, Ankara 1992, sayfa, 506-515.

11- Guevara, E. Che, “Sosyalizm ve İnsan – Savaşçıya Pratik Öneriler”, 5. Cilt, Yar Yayınları, 8. Baskı, İstanbul 1977, sayfa, 169-170.

A. Can Ataş

…Devam edecek…

Makale konulu diğer haberler