Takip Et

Makale

Ortadoğululaşmadan Beslenmek -4

Yüzyıllar boyu özgürlüklerin rafa kaldırıldığı Kara Afrika’da, çağımızın yeni bir sürecinde “Ortadoğululaşarak” varlığını sürdürmeye mahkûm edilmiştir. Güney Afrika ve kıtanın bütünü 350 yıl boyunca köle ticaretinin yoğun yapıldığı ve sömürgeciliğin en ilkel boyutta sürdürüldüğü tarihi bir geçmişin adıdır Kara Afrika.

“Özgürlük, farklı düşünebilen özgürlüktür”. (Rosa Luxemburg)

Kara Afrika; yüzyıllarca biat düzenine hapsedilmiş sefil koşullarda tarih boyu zenginlikleri çalınan, aşağılanan -ve toplum gerçeği karartılmak istenilmiş, halkın bilinç ve sahiplenme duyguları yok edilme derecesindeki bir konumla teslim almak için bütün yol ve yöntem mubah görülmüştür. Tüm bu uygulamalar sonucu can çekişen bir Afrika yaratıldı. Sömürgeci güçler milyonlarca insanı yurtlarıyla birlikte köle düzeninin devamlılığına zorlarken kıtayı her koşulda, yine de Afrika halkının gelecek umut ışığını söndüremeye güçleri yetmeyecektir. Gelecek güzel yarınlar mutlaka ama mutlaka Kara Afrika halkı için bir zakkum çiçeğince yapraklarını göğe açarak umut çığlığınca, özgür-bağımsız günler için gülümseyecektir.

Aydın sorumluluğunda sömürgeciliği anlatabilmek

“Entelektüel korkaklık karşılaşılan en kötü düşmandır”. (George Orwell)

Gerçek bir aydın devrimci olandır. Devrimci olmayan bir düşün insanın “aydın” olması tartışılırdır. Aydın olmak sömürü karşıtı olmaktan yana; devrimci ve de ilerici bir perspektifle değişen dünya gerçeklerini kavrayan, yazan, anlatan, hiçbir kişisel kaygıya müsamaha göstermeyendir. Ve o, sadece insanlığın mutluluğu için adil bir dünya gerçeğini hayalinde nakşetmiş ve bu doğrultuda uğraş veren beyin emekçisidir –işte o ancak gerçek bir aydın olabilir. Aydın; üretmeden tüketen tek yarattık olan insan olumsuzluğunun birden çok adım önünde olması gerek. Hiçbir aydın söylem ve yazmalarından ötürü gerekçeli kaçışı olmamalı, o en mütevazi ve uzlaşı tavrıyla gerektiğinde eleştiri ve özeleştiriyi en iyi işleten ve uyumluluk sağlayan örnek bir kişiliktir.

Bilgi, düşün ve veriler üzerinden fikir yürütülürken; diyalektik bakış açısı bunun aydınlatılmasında ve de çözümlenmesinde başvurulan bir düşün yöntemidir. Her şeyden önce diyalektik düşünün çözümleme yöntemi bir ikna sanatı değildir. O, bir fikir yürütmede bütün canlı ve cansız varlıkların karşılıklı etkileşim-iletişimde olduğu maddi bir olgunun kuramsal gözlemesidir. Dolayısıyla bu yaklaşımdan hareketle, her düşün insanın fikir yürütme iradesinde bulunması ve her koşulda şunu sorabilmelidir: 

Önemli olan ne yazdığı değildir, aslolan benim yazılanlardan ne anladığım ve de ne öğrendiğimdir, yaklaşımı ile bir  sorgulama yöntemi olabilmelidir. Bu yaklaşımdan hareketle fikir yürütmenin kolektif düşün paylaşımı sayesinde daha da etkili ve de niteliksel olacağı kaçınılmaz olacaktır…

Bu çerçevede “bilgi” (fikir) iletişim sorgulaması ile yol alınırsa, yazan ve okuyan da bu sayede kendini aşabilecek noktada daha sağlıklı düşün verisini edinmiş olacaktır. Çünkü bilgi insan unsuru üzerinden ileriye doğru durmaksızın koşan bir öğretidir, yani soyut bir anlatım değildir. Siyaset ve bilgi dünyasındaki işleyiş tek yönlü bir yol güzergâhı olmamakla birlikte; gidiş ve dönüşlerin iç içe geçtiği bir etkileşimle bütünlük arz etmektedir. Diyalektik yöntem kavramından hareketle doğru-yanlış, siyah-beyaz şeklinde soyut bir yaklaşım ile “tek” doğru diye bir sonuç arayışında bulunulmaz. Bilgide, veride ve söylemde, kesintisiz dönüşümün olduğu bir gezegende her şeyin aynı noktada kalması da olası değildir. İşin sanatsal yönü; diyalektik yöntemden hareketle bu tarihsel değişim gerçeğinin insan unsuru üzerindeki aşındırmasına fazlasıyla alan yaratılmaması için siyasal ve düşün verimliliğimizi artırmak, var olanla yetinmemek gerekiyor.

Bunu da ancak bilgi, birikim ve becerilerimizle alternatif olabiliriz. Gerçek doğrular; varsayımdan uzak, olumlu ve de olumsuzluklarıyla maddi varlık (varoluş) üzerinden karşılıklı etkileşim -ve de iletişimde bulunurken hissedilen, yaşanılan ve elle tutulan gözle görülen yaşamın kendi maddi gerçeği olmuş olmasındandır.

Sömürgecilikten Ortadoğululaşmaya uzanan bir Afrika

Dünyanın üçüncü büyük kıtası olan Kara Afrika, son yüzyılın dünya gündeminde kendisinden en az bahsedilen, unutulan, az tartışılan ve uluslararası “hukukun” talep ve çağrışımına aday olamamış bir konumdaki kıta. Paulo Coelho’nun “Simyacı” eserinde dile getirdiği gibi; “Kırbaçlı eller hep güney yönünü işaret ediyordu”.

Dünyanın hemen hemen en büyük zenginlik kaynaklarına sahip Kara Afrika, paralelinde de yoğun sömürge ilişkiler ve mevsimsel sorunlar, kuraklık vb.ler bölgenin zenginlikleri onun dünyada en yoksul ülkeler topluluğu olmaktan kurtaramamıştır. İstisnai olarak, Mandela’nın Güney Afrika’sı Batı’nın ve de uluslararası antiemperyalist güçlerin (özellikle Batılı devrimcilerin) hep gündeminde (1970 -1990) olduğu bir gerçektir. Bunun da bir nedeni olmuştur; Güney Afrika’nın tarihsel olarak Hollanda (1652) ve sonrasında İngiliz (1700’lerin sonu) güçlerince işgal edilerek “Apardheid” (ırk ayrımına dayalı yönetim) rejimi ile sömürge bir sistem olmuş olmasındandı. (1) 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde Güney Afrika İngilizlerin açık sömürgesi olurken ve “Apartheid” rejimi dünyanın hiçbir yerinde örneği olmayan baskıcı, bir halkın yok sayılıp inkara dayalı yönetim anlayışından sıyrılamaz olurken ve bu durum halen 2021’de değişmeksizin devam etmemiş olması, bir insanlık sorunudur.

Nelson Mandela (1918-2013) ve kabile adı Madiba; 1990’da Robben Adası’nda 27 yıllık hapis hayatından sonra serbest bırakılır. 1994’de ülkedeki bütün halkın ilk olarak katıldıkları seçimle Mandela devlet başkanlığına seçilir. (2) Daha da önemlisi, Güney Afrika’nın günümüz mevcut sınırları sömürgeciliğin yaşandığı dönemde çizimi yapılmış bir ülke olmasıdır. Diğer yandan da dünyada bir ilk olarak “Apartheid” rejimi ile yönetilmiş ve yerli halka inanılmaz züllümün yaşatıldığı bir ülke olmuştur.  

İroni olanda bu sınır çiziminin bir anlamda İngiliz ve Fransız yöneticilerinin Ortadoğu için düz çizgilerle 1916’da onayladıkları Sykes ve Picot anlaşmasının benzerini de İngiliz ve Hollandalılar Kara Afrika üzerinden bugünün Güney Afrika’sının sınır çiziminde buluşmuş olmalarıydı, demek yerinde olur.

Ortadoğu örneğinde de görüldüğü gibi; Kara Afrika’da resmi olarak açık sömürgeciliğin tanımlandığı bu süreçte, gelecekte de ülkeler arası sınır sorunun önüne geçilmeyecektir. Bugünden daha yoğun ülkeler arası ilişkilerin karmaşık çözümsüzlüğe aday olacağı kaçınılmazdır. Geleceğin Afrika’sında bir “yeni” Sykes ve Picot öyküsüyle dinler arası uzlaşmazlıklar çatışmalara gebedir, zira bunun tohumları işgalci güçlerce ta 17. yüzyılda atılmıştır. Son çeyrek asırdan beri süregelen ve kabilelerin etkili olduğu periferide Afrika ülke halkları arasındaki din ve mezhep kavgasını bugünlere taşıyarak devam etmektedir. Kaçınılmaz olarak, bugünden Afrika’nın geleceğinin nasıl bir konumda olacağını tahmin etmek mümkün ve bu uzak bir ihtimal değildir. “Apartheid” döneminin baskıcı yönetiminin daha da ilerisinde acılar ve toplu katliamlarla müsait “yeni” dönemin Kara Afrika kıtası olmaya adaydır. Çünkü, Afrika kıtasında bir bütün olarak sömürgecilerin nedeni olduğu antagonizma fazlasıyla mevcuttur.  

Zira, bugün kıtada halklar arasında yaşanan din ve mezhep kavgası geleceğin somut “Ortadoğu-lulaşması” yönünde birden fazla nedeni vardır. Bu kaos ortamından yine “Ortadoğululaşmaktan” nemalananlar daha şimdiden konum belirleyenler olmuştur. Sömürgecilerden kaynaklı olarak Kara Afrika’da mevcut çelişkiler giderilemezken; 21. yüzyılda da Güney Afrika’da konuşulan resmi dilin Flamanca (Hollandaca) ve İngilizcenin karışımı bir lehçe olması. Bir sorun, bir çelişki değil midir?

Her iki dilden birini bilen biri rahatlıkla Güney Afrika’da konuşulan dili anlar. Bu lehçe özünde sömürgecilik tarihi ile birlik topluma zorla entegre ettirilmiş, ana dilinin konuşulmaması ve yüzlerce Afrika dilinin yok olma pahasına resmi bir dili yarattılar. Tıpkı, “dağdakinin bağdakini kovması” misali gibi. Bu değişimle ülkenin sosyolojik gerçekliği katledilirken, yukarıdan zorunlu “yeni” bir sosyolojik uyumun sağlanmasının dayatılması mantık dışı değil midir? Bu uzlaşmaz çelişki gerçeği gelecek yüzyıllarda kanayan bir yara olarak geri dönüşünün olacağından hiç şüphe yoktur.

Her şeyden önce bugünün tüm olumsuzluklarında geçmişin ilişki izlerinin yol haritası vardır. Uluslararası emperyalist güçler geçmişin aynı yol güzergâhından (açık sömürgecilik) geçerek “yeni” ilişkilerin sömürü ve bağımlılık (yeni sömürgecilik) taşlarını döşemeye hız kesmeden devam etmekteler. Günümüz dünyasında emperyalist güçler bunu daha çok “soft power” (yumuşak güç) ilişkisi üzerinden yaparak dünyanın kuşatılmasını istemektedirler. Bunun esas nedeni ise ve daha önceki yazılarda da sıkça dile getirdiğimiz -zorunlu olmadıkça açıktan bir savaş ortamında bulunmayacaklardır. Günümüz tek kutuplu (kapitalist hegemonya) uluslararası ilişkilerde ve çoklu çıkar güçleri (emperyalist güçler) egemenliklerini “soft power” ilişkisiyle sürdürmek istemektedirler. Emperyalist güçlerin bu yeni uluslararası stratejisi hiçbir kıta ve ülke ayrımı yapmaksızın ve de değişmeksizin başvurdukları bir sömürü yöntemidir. Görünen o ki bu ilişki yöntemi daha çok emperyalist güçler arası “stratejik iş birliği” (müttefiklik) üzerinden oluşturulan güç birliği ile sürdürülmek isteniliyor.

“Savaşırken, kazanmanın en büyük sanatı şiddet kullanmamaktır” (3)

Yukarıdaki alıntıya denk düşen en belirgin yorum, işgalci güçlerin günümüz ve de gelecekte de “soft power” yaklaşımına önemle başvuracaklardır. Uluslararası düzeyde aynı yoğunlukta ve hemen hemen birçok ülkenin aynı oranda ultramodern silah teknolojisine sahip olmaları, bu bir anlamda emperyalist güçler arasında muhtemel bir savaş için caydırıcı olmuştur. Ancak, bu savaş hiç olmaz anlamına da gelmez, sonuçta güçler arası rekabet belirleyici olacaktır.

“Soft power” ilişki bütünü içerisinde sorumlulukları olan yandaşlar ise, kaçınılmaz olarak yerli işbirlikçi güçler olmuştur. İşgalci emperyalist güçler bu müttefikliği mümkün olduğunca açıktan deşifre olmaması için sözünü ettiğimiz “soft power” ile ortaklığın sürdürülmesinden hep yana olmuş -ve buna olabildiğince özen gösterir olmuşlardır. “Soft power” kavramı Türkiye siyaset arenasında sıkça konuşulan, tartışılan, her platformda ve ülke(ler) ayrımı yapmaksızın gündeme taşınırken, konunun özüne vurgu yapılmamaktadır. Bu tartışmalarla sorunların Türkiye’nin mevcut siyasal yapısı ile ilişkilendirmeme çabası ile taraf olunurken -ve mümkün olduğunca bunun “sistem içi” bir çözümsüzlüğün olmadığı imajı verilmek istenmektedir. Tipik kapalı toplumlara özgü fikir tartışmasının olmadığı ve özgürce görüş beyanın sorunlu bir noktada olduğu gerçeği her fırsatta öne çıkmıştır. Şüphesiz, “yumuşak güç” esprisinin kullanıldığı alan, esaslı olarak kapitalist sömürü ilişkisinde uzun ve kısa vadeli baskıların sürekli kılındığı ve öne çıkan taktiksel bir “hükmetme” yöntem ilişkisidir. Örneğin; bir ülkenin emperyalist güçlerce azami denetimle kontrolde tutulması ve bunun sürdürülmesi mümkün olduğunca baskı ve müdahalelerin açıktan bir halk tepkisine dönüşmemesi öngörülürken -veya halk deyimiyle, “yumuşak karnından vurmak” anlayışı daha çok önemsenmektedir.

Tüm bunları dile getirirken, ilke edindiğimiz özgür ve bağımsız düşünle yaşamın hiçbir döneminde ertelenemez bir sorumluluk görevi olduğuna inanıyoruz. Bu, ısrarla ve kaçınılmaz olarak her devrimci düşünün siyasi duruşuyla ilgili bir sorumluluk alanı olmalıdır. Bunun ötesini düşünmek olası değildir ve bu bir aydın olmanın zorunlu olarak bir olmazsa olmaz görevidir. Kişisel kaygıdan uzak, egosu olmayan ve ancak ezilenlerden yana özgür yaşamı zihne kazımış; yazan, çizen, 24 saatini bu düşün üzerinde kurgulayan birey(ler), beyin emekçisidirler. Çünkü o, ısrarla bıkmadan bilgi ve de birikimiyle yetinmeyen ve daha iyisini paylaşabilme çabasıyla sürekli bir iç huzursuzluk yaşayan -ve özünde kendisi de “özgür” olmayan bir beyin emekçisidir, demek yerinde olur. Bu yaklaşımla, mevcut ülke ve dünya sorunlarının çözümsüzlüğünden beyni ve ütopyası prangaya vurulmuş bir düşün insanı olmanın da ötesinde, özgürlüğünü ancak dünyanın özgürlüğünde bulan ve inanan kişidir, gerçek bir aydın.

Düşün insanı hep bir iç huzursuzluğu yaşamalı ve bunu yansıtabilmelidir; dünyadaki çözümsüzlükler, haksızlıklar -ve de olmazlıklar karsısındaki “yetersiz” kalışı onu ister istemez bir “beyin kölesi” olmaya zorlamalı ki, güven verebilsin. Her şeyden önce düşün insanı anlık koşul ve etkileşimlere hapsolmayan, “değişimin” birey ve toplum üzerindeki gerçeğini göz ardı etmeden araştıran, yazabilen ve ısrarla bunun peşinde koşuşturan kişidir -ve kaçınılmaz olarak o bir iç çözümsüzlüğün kölesidir.

Her yetmezlik ve de çıkmaz karşısında düşün teslimiyetçiliğine düşmemek gerek ve dolayısıyla her olumsuzluk yeni bir kararlılık duruşuna neden olmalıdır ki umut olsun. Diyalektik çözümlemede kuramsal düşün yaklaşımı ile birey sorunu aşma zorunluluğuyla mükelleftir. Aksi halde kişi var olanlarla yetinen ve tüketen anlamsız bir düşün insanı olmaya iter. Beyin emekçisi ısrarla “bilgi” ve “değişimin” orta yerinde duran “koşuşturan” bir öğreti kölesidir -ama dünyanın en mutsuz insanı değildir.

Ancak tüm bunlar arzu edilen aydın ve sosyalist bir düşün profilinde olmakla mümkün olabilir. Kişi, siyasi hayatın her alanında hep ön kapıdan girmeli (savun), çıkışını da arka kapıdan değilde önden (devamlılığı) yapmalı ki güven verici ve kalıcı olabilsin. 

Her insan yaşamında var olmaya dair siyasi bir duruş sergiler; bu yapı ya yaşam koşulları içinde zamanın ruhuna ayak uydurmak adına zikzaklı yollarda tıkanarak resim verir (dayanmaz), ya da bu durumda kaçınılmaz olarak “bir” yok olmaya dünden daha yakın olmakla sonuçlanır.

Bir diğeri ise; zamanın insan aşındırması ile koşulların geçici üstünlüğü ve dayatmacası karşısında, yine de kendi bilinç iradesiyle teslim olmamayı tercih edendir. Bu nedenle siyasi duruş “zaman ve mekân” baskısına kendini kaptırmadan yaşamın son kertesine dek dimdik ayakta durabilen ilkeli bir duruş olmalıdır. Elbette ‘değişmeyen tek şey değişim’ olduğu gerçeğinden hareketle, siyasi duruş mevcut “bilgi” birikimiyle çeperi örülmez -ve bilgi üstünlüğünün insan yaşamındaki kesintisizliğine paralel geleceğe bakarak inanmalı. Değişen bütün koşul ve zorunlulukların idraki ile, bilgi ve birikim “öğretisini” sonsuzlaştırarak her yeni güne “değişim bilgisinin” ardından koşarak nefes alıp vermelidir. Gerçek bir aydının siyasi duruşu kendi ütopik kaygılarıyla sınırlandırılmamalıdır. Siyasi duruş birey için olmamalıdır, ülke ve dünya topluluğunun özgürlüğü için mevcut bilgi öğretisi ile hep bir sabırsızlıkla paylaşımlarda bulunurken -ve koşar adımlarla didinen ve gecesini gündüze katan gerçek bir beyin kölesidir. Eğer tüm bunlarla birlikte ezilenlerden yana bir önem ve de anlam ifade edebiliyorsa kişi, bin kez beyin kölesi olmak da onurlu bir tercihtir, demek geliyor içimizden… 

350 yıllık işgal

“Söylediğiniz şeyden nefret ediyorum. Ama bunu söyleme hakkınızı ölümüne savunuyorum” (Voltaire)

Yüzyıllar boyu özgürlüklerin rafa kaldırıldığı Kara Afrika’da, çağımızın yeni bir sürecinde “Ortadoğululaşarak” varlığını sürdürmeye mahkûm edilmiştir. Güney Afrika ve kıtanın bütünü 350 yıl boyunca köle ticaretinin yoğun yapıldığı ve sömürgeciliğin en ilkel boyutta sürdürüldüğü tarihi bir geçmişin adıdır Kara Afrika. Yüzyıllarca devam eden bu insanlık dışı yaptırım ve uygulamalarla, bir halkın yok sayıldığı, aşağılandığı ve zulmün yüzyıllara yayıldığı tarihsel bir süreçten geçer Kara Afrika. Şüphesiz, zulüm ve acılardan en büyük nasibini alan da Mandela’nın Güney Afrika’sı olmuştur. Bu Afrika’da “Apartheid” rejiminin bu iğrençliği karşısında Güney Afrika’da 1912’de ANC (Afrika Ulusal Kongresi) kurulur. Bu kuruluşa neden olan temel argüman şüphe ki, halkın tepki ve ayaklanma hareketi olmuştur.

Kara Afrika’nın bütününde yer yer spontane ayaklanmalar, başkaldırılar ve lokal düzeydeki silahlı mücadele Afrika genelindeki “Apartheid” (ırk ayrımına dayalı) rejimini hedef alır. Bu örgütlü karşı koyuşla duruma isyan eden Güney Afrikalılar 1912’de ANC’nin kurulmasına karar verirler.

Bu örgütün kurulmasında birçok kabile temsilcisi, yazar, aydınlar, farklı din ve etnik yapıdan temsilciler yer alır. ANC, ilerleyen yıllarda bir protesto hareketine dönüşür ve siyahi işçi hareketi içinde yoğunlaşır. (4) Güney Afrikalılar ırkçı “Apartheid” rejimine karşı ANC’nin kurulma neden ve gerekçesini şu cümlelerle dile getirirler:

“Kanayan yaranın acıları dinmez oldu ve buna daha fazla dayanma gücümüz kalmadı, bu nedenle bir ANC zorunlu olmuştur” (5)

ANC’nin kurulması (1912) bir anlamda Pan-Afrikanizm hareketini daha da cesaretlendirmişti ve umutsuz değillerdi. Pan-Afrikanizm hareketinin hedefinde “Afrika birliği” düşüncesi vardı ve bu bir anlamda yüzyıllarca devam edegelen açık işgale ve azınlıktaki beyaz ırkçı rejime hedef alan bir başkaldırının ifadesiydi.

Zira, Pan-Afrikanizm düşüncesinin oluşması esas olarak 19. yüzyılın sonlarında ortaya atılmıştı -ve Amerika’da yaşayan “negerslerin” (zenci tabiri kullanırdı) “emancipatie” (hukuki eşitlik) mücadelesini veren bir örgütlenmeydi. Tarihte ilk olarak Panafrikanizm Kongresi adı ile 1919’da Londra’da bir araya gelinir. Pan-Afrikanizm hareketi İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı (1939-1945) sonrasında daha da aktif ve de yaygın bir konumda olur. Bu hareketin en önemli amaçlarından biride Afrika kıtasında bulunan bütün ülkeler arası politik ve sosyo ekonomik alanda iş birliğini geliştirmek ve mevcut sorunlara çözüm bulmaktı. Ayrıca, Kara Afrika kıtasında “dekolonizasyon” (sömürge ilişkilerini sonlandırmak) hareketini yaymaktı. (6) Bir önceki yazı dizimizde sözünü ettiğimiz Afrika Birliği Örgütü’nün (1963) kurulmasına neden olan da Pan-Afrikanizm hareketi olmuştur.

50’li yıllara gelindiğinde ANC ülkedeki bütün demokratik ve ilerici güçlerle iş birliği içinde olur ve giderekten siyasal bir güç haline dönüşür. Ancak ırkçı rejim, kitleselleşen ANC ve müttefikleri üzerinde bir yok etme pahasına yoğun baskı kurar ve bu durum karşısında ANC 1961’de yeraltına çekilir. Güney Afrika’daki “beyaz ırkçı rejim” tabiriyle anılan yönetim uygulama ve yaptırımları ülke tarihinde örneği görülmemiş zulüm ve haksızlıklar hayatın her alanına taşır. Beyaz rejimin orantısız baskısına karşın, ANC 1964’de silahlı mücadele verme kararını alır ve bunu da askeri kanadı olarak bilinen ‘Umkhonto we Sizwe’ (Halk Mızrağı) ile yürütür. (7)

Ekonomik, siyasal ve militarist yapıyı en organize biçimde elinde bulunduran bir avuç zorba “Apartheid” rejimine rağmen, ANC mücadeleye devam etme kararlılığında olur. ANC’nin bu kararlığı bir anlamda bütün kıtayı da etkilerken, Afrika kıtasında “Pan Afrikanizm” (Afrika Birliği) örgütlenmesinin önü açılır.

Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar

1- Verschuuren, Stan, “Zuıd Afrika – Ontstaan en Ontwikkeling van de Apartheid”, SDU Uitgeverij, Den Haag 1990, sayfa, 12 – 57.

2- Koops, Enne, “Nelson Mandela Strijd Tegen Apartheid”, HİSTORİEK, 2 december 2019 Nederland. Biografie van Nelson Mandela; https://isgeschiedenis.nl/nieuws/biografie-van-nelson-mandela

3- Sun Tzu (M. Ö. 544-496) (Aktaran: Schulte Nordholt, Henk, “Is China Nog te Stoppen”, Em. Querido’s Uitgeverij, Amsterdam-Antwerpen 2021, sayfa 15.

4- De Boo, J., Juffermans, P., Meerman, J., Odink, H., “Van Slavernıj Naar Bevrıjding – Vrijheid in Zuidelijke Afrika”, Pegasus, 1977 Amsterdam, sayfa 64-65

5- Rooskam, Karel, “Zuid-Afrika de Toekomst Begon Gisteren”, Het Spectrum, Antwerpen/Utrecht, Sayfa 93.

6- Mulder, Lieke, “Pan Afrikanizm – Betekenis&Definitie”, Historische Gids van 20e Eeuw, Encyclopedie 1996 Nederland.

7- De Boo, J., Juffermans, P., Meerman, J., Odink, H., (1977) sayfa 64-65.

 Devam edecek…

Makale konulu diğer haberler