Takip Et

Makale

Sevda Işıl Akbayır Yazdı: Direniş ve Mücadelemizle Bu Tarihin Özneleriyiz

Kadınlar ve LGBTİ+’lar şiddeti ancak topyekûn bir politik mücadele ile aşabilir. Erk egemen devletten ve onun atar damarları olan kurumlarından bir şeyler beklemek yerine, onu teşhir eden çalışmalar yürüterek, kadınların yaşamları için alternatif olanaklar oluşturmalıdır.

Tarih sayfaları ezilen halkların şanlı direnişleri, zaferleri, çığır açan devrimleri ve başkaldırılarıyla yüklüdür ve yine aynı tarih sayfaları bu başkaldırıların ve direnişlerin karşısında acizleşen gerici egemen sınıfların sınır tanımaz zulmüyle de yüklüdür.

İşte 25 Kasım’da böyle bir gün olarak anlamlıdır. Hem özgürlük savaşçısı kadının direngen duruşunu, hem de erk egemenliğinin ve faşizmin bu duruş karşısında neler yapabileceğini bir kez daha kazımıştır hafızalara. Mirabel kardeşlerin bıraktığı miras, ezilen kadınlara devredilmiş mücadele bayrağıdır. Bu bayrağın simgelediği mücadele şiddete karşı mücadelenin sınırlarını aşıp, kadınların kurtuluşu mücadelesinin çağrısında yeniden üretilecek berraklıkta kararlı, sürekli ve nihai kazanım amaçlıdır.

Dünyada ve Türkiye-Kuzey Kürdistan topraklarında ezilen tüm cinsler için sadece erkek şiddeti diye bir sorun yoktur. Daha kurumsal ve merkezi bir yapı olan, ayrıca da erkek şiddetini doğrudan besleyen erk egemen devlet şiddeti de vardır.

Kadınların ve ezilen cinslerin bütünü merkezi anlamda erk egemen devletin sömürü, baskı, şiddet formlarının farklı biçimleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Kadınların direniş pratikleri veya direnme ihtimalleri erk egemen devlet yapılarının kadınlara saldırısına gerekçe olmakta, erk egemen değerlerin topluca savunusu bu merkezi mekanizma altında güçlenmekte ve güncellenmektedir. Her dönem karşılaşılan kürtaj yasakları, uluslararası sözleşmelerin iptali, emek piyasasında kadın emeğinin değersizleştirilmesi ve dahası savaşlar esnasında, göç yollarında adeta savaş silahı haline dönüştürülmüş tecavüz, cinsel şiddet erk egemen devletlerin ayrılmaz parçaları ve koşulsuz sonuçlarını oluştururken, bu kararlarının çoğunun altında egemen kadının imzası vardır.

Bu nedenle de Mirabel kardeşlerin direnişi erk egemen devlet şiddetinin tanımlanması açısından belirgin örneklerden sadece birisini oluşturmaktadır. Her ne kadar zamanla bu yan şiddet erkek eliyle olanın gerisinde kalmışsa da aslında hala erk egemen devletin uyguladığı şiddet de çok güncel ve sıcak bir sorundur. Erkek şiddetiyle mücadele, onu besleyen ve doğrudan uygulayan ERİL devlet şiddetine karşı mücadele edildikçe hedefini bulur. Mirabel Kardeşlerin mirası erkek cinse karşı değil, eril otoritenin en çıplak biçimi faşizme ve erk egemen devlete karşı mücadele olalar hem bir bütünlük hem de tutarlılıkla sürmüş bir mücadeledir. Onların şahsında büyütülecek mücadele budur.

Şiddet, erk egemen devlet altında bir iktidar olma ve iktidarda kalma aracına çevrildiği için, neredeyse beşikteki bebeğe değin eril şiddetinin meşruluğu savunulmakta, her kuşaktan kuşağa bu öğretilmektedir. Günümüzde erk egemen devletin kadına uyguladığı şiddet dışında, erkek şiddetinin kendisi de zaten önü alınamaz boyutlara ulaşmıştır. Toplumsal alanlardan özel alanlara kadar gitgide güçlenen ve kökleşip örgütlenen bir şiddet sorunuyla karşı karşıyayız.

Kadınlar katilleriyle beraber yıllarca aynı evde yaşamak zorunda bırakılarak, onlara erkek şiddetinin tüm veçhelerine karşı savunmasızlık dayatılmaktadır. Erk egemen devletlerin tümünde yasalar, yargı, kolluk kuvvetleri, verilen yardımlar dahi sadece aile denen kapitalist sermayenin ve ataerkinin çekirdeği olan mefhumu bir arada tutmak için vardır.

Erk egemen olan sistem iş gücünü eve bağımlı kılmak için, üretimin ve yeniden üretimin tarafını boyunduruk altına alırken kadını dinle bağımlı hale getirerek iradelerini, akıllarını, emeklerini sorunsuz sömürürken bu sistem kurgusu sayesinde yarattığı kültürle erkek cinsini de kadın karşısında kendi suçlarına bulaştırmaktadır.

Bunun için kadınların sırtlarında sopa, vücutlarında mermi çekirdekleri, boyunlarında bıçak izlerine rağmen, onları bu zulmün sahibi erkeklerle ev denen hapishanelerde tutmayı doğal bir gelenek haline getirirken, öz savunma yapmak zorunda kalan kadınları ısrarla müebbet cezalar ile dize getirmeyi amaçlamaktadır.

Kadınlar artık sadece ev içinde de değil sokakta, otobüste, çalıştığı fabrikanın önünde ya da okuduğu okulda şiddetin envanterinden herhangi biriyle karşılaşabilmesi rastlantı olmaktan çıkmış, normalleştirilmiştir. Giydiği kıyafet nedeniyle hiç tanımadığı bir erkek tarafından sokakta saldırıya uğrayabilmekte, fabrikadan atıldığı için greve giden kadın işçi iş yeri sahibi tarafından darp edilebilmektedir. Gülmenin, oturup kalkmanın, giyinmenin adabı da doğurulacak çocuk sayısı da erkek egemenliğinin ve erk egemen devletin iznine tabi hale getirilmektedir.

Erkek şiddetinden kaçınmak için arkalarına saklanmış bir kadına, yardım etmek yerine, masalarda yayılarak film izlercesine şiddeti seyretmek; kadının ağır yaralanmasına tek bir tepki dahi göstermemenin başka bir açıklaması yapılamaz. Eril şiddetin toplumda ve özelde de erkekler arasında meşruluğunun geldiği aşama tehlikeli boyutlara varmıştır. Amaçlaştırıldığı için normalleştirilen bir sorun söz konusudur. Açıklanan rakamların geldiği noktaya akıl sınırlarını zorlamaktadır. Toplumsal kabullerinin önü alınamaz bir gayretkeşlikle kadın üzerinde dikte edildiğini, yaygınlaştırıldığını en ağır süreçlerden biridir yaşanan.

Bu sistemde daha iyi bir işte çalışabilmek için, sokaklarda rahatça dolaşabilmek için, dayak yemeden evde oturabilmek için, bedava bakımdan yararlanabilmek için tek bir niteliğe ya da özelliğe ihtiyaç duyulur: O da erkek olmak. Kadınlar birincisinin yaratılması için sadece araçtır. Ezen cinsin yaşam kalitesini artıran ötekidir. Bu organizasyonun büyüklüğü ve kuvveti önemsenerek harekete geçilmelidir. Bu sorun politikleşmiş, politik mücadelenin esas hedefleri arasına da girmiş bir sorundur. Kadınlar ve LGBTİ+’lar şiddeti ancak topyekûn bir politik mücadele ile aşabilir. Erk egemen devletten ve onun atar damarları olan kurumlarından bir şeyler beklemek yerine, onu teşhir eden çalışmalar yürüterek, kadınların yaşamları için alternatif olanaklar oluşturmalıdır.

Kadınların ve LGBTİ+’ların erk egemen devletle tek bağlantıları, sadece onu yıkmak için gösterdikleri özel çaba olmalıdır. Tek başına bu da değil, erk egemenliğinin doğrudan uygulayıcısı olan, kadına şiddeti bir gereklilik olarak gören, kadını sadece kadın olduğu için aşağılayan, küçümseyen, kadının bedenini alınıp satılabilen, erkek ihtiyaçlarını karşılayan bir nesne olarak gören erkekler de bu mücadelenin hedefinde olmalıdır.

Adaleti bina yıkıntıları altında arayan annenin de adli tıp önünde günlerce çocuklarının kemiklerini almak için bekletilen annelerinde, sokak ortasında ya da ev denilen hapishanede “ölmek istemiyorum” diyen kadınlarında, onların ölmemesi için sokağa inen, isyan eden kadınlarında, giyindiği kıyafet nedeniyle saldırıya uğrayanın da bedenin her bir parçasını eril dile teslim etmek istemeyenlerinde, LGBTİ+ olduğu için devlet tarafından ‘sapkın’ diye hedef alınanların da sorunu ortaktır. Dolayısıyla mücadelenin hedefi yaşatılanları üreten sistem ve kadına dehşeti meşrulaştıran devlettir. Militan devrimci bir hatta, asla uzlaşmayan ve uzlaşmayacak olan bir bilinçle ve kesinlikle örgütlü kadın kitlelerine dönüşerek bu gidişe dur diyebiliriz.

Her zaman olduğu gibi bugün de tarih yazan ve tarih sayfalarında isminin ve eyleminin geçmesine dahi izin verilmeyen kadınların mücadele ve deneyimleri ışığında yeni olan örülüyor ve geliştiriliyor. Kadınlar tarihin mağdurları değillerdir, aksine tüm baskı, sömürü ve sindirme dayatmalarına rağmen direniş ve mücadeleleriyle tarihin özneleridirler.

Makale konulu diğer haberler