Takip Et

Ekoloji

Ekolojik yıkım, talan, rant ve sömürünün en önemli biçimi: Madenler

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da ekoloji hareketleri, Türkiye doğasının, ormanları, meraları, su ve havasıyla tehlike altında olduğunu son yıllarda çok daha yüksek sesle söylüyor. Doğayı tahrip eden en önemli projeler ise, özellikle son yıllarda büyük bir hızla artan maden projeleri.

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da ekoloji hareketleri, Türkiye doğasının, ormanları, meraları, su ve havasıyla tehlike altında olduğunu son yıllarda çok daha yüksek sesle söylüyor. Doğayı tahrip eden en önemli projeler ise, özellikle son yıllarda büyük bir hızla artan maden projeleri.

Türkiye’de madencilik faaliyetleri 1985 yılında yürürlüğe giren 3213 sayılı Maden Kanunu ile düzenlenmiş durumda. Maden arama ve çıkarma faaliyetleri çok uzun süre Maden Tetkik Arama (MTA) ve Etibank gibi kamu kuruluşları eliyle yürütüldü. 1980’lerden itibaren özel sektörün madencilik faaliyetlerine dâhil olmasıyla, madencilik sektöründe özel sektörün rekabet gücünü artırabilmek için mevzuatta sık sık değişiklikler yapıldı, daha önce uygulanmakta olan yasal düzenlemelerin kısıtlayıcılığı kaldırıldı, devletin müdahale ve denetim yetkileri hafifletildi.

2001 yılından bu yana Maden Kanunu 21 kez değişikliğe uğradı. 21 değişikliğin beşi kanunda izinleri düzenleyen 7’inci maddeye ilişkindi. Her değişiklikle daha fazla doğa ve tarım alanı, su varlıkları ve kültür mirası madencilik faaliyetlerine açık hale geldi.

Maden Kanunu’nun tarihsel değişimi açısından özellikle 2004 yılında yapılan 5177 sayılı Maden Kanunu’nda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun, önemli bir kırılma noktası oluşturdu. Bu kanunla izin ve çevresel etki değerlendirmesi hususlarında düzenlemeler yapıldı, madencilik faaliyeti yapılabilecek alanlar genişletildi. Orman, muhafaza ormanı, ağaçlandırma alanları, özel koruma bölgeleri, milli parklar, tabiat parkları, sit alanları, tarım alanları, su havzaları ve benzeri doğal ve kültürel zenginlikleri olan ve bu sebeple koruma altına alınmış alanlar madencilik faaliyetine açıldı. Günümüzde Türkiye’de doğayı, tarım alanlarını ve kültürel varlıkları madencilik faaliyetlerine karşı koruyan tek bir koruma statüsü bulunmuyor.

Ormanlar, tarım alanları, korunan alanların çoğu ruhsatlı

Madenlerin Türkiye doğasında yaptığı tahribatı, en kapsamlı araştıran örgütlerden biri TEMA. TEMA’nın 15 kenti kapsayan haritalandırma çalışmaları, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü‘nden satın aldığı resmi verilere dayanıyor ve ihale, arama ve işletme safhalarındaki ruhsatların tümünü içeriyor. TEMA’nın verilerinde yer alan ‘korunan alan’ tabiri; doğa, tarih ve kültürel olarak önem taşıyan, sahip oldukları özellikleri bozulmadan gelecek nesillere aktarmak için mevzuatlarla koruma altına alınan alanları içeriyor. ‘Tabiatı koruma alanı’ ise; nadir, tehlike altında veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve doğal olayların meydana getirdiği mutlak korunması gerekli alanlar için kullanılıyor. TEMA bu alanlara kesinlikle maden ruhsatı verilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor.

TEMA’nın araştırdığı kentlerden biri Ordu. Verilere göre Ordu’nun yüzde 74’ü 4. Grup maden ruhsatları ile ruhsatlandırılmış durumda. Ordu’nun sekiz ilçesinde ruhsatlılık oranı ise, yüzde 90’nın üzerinde. TEMA; Fatsa, Çatalpınar, Çamaş, Gülyalı, Gürgentepe, Kabadüz, Karataş ve Ulubey’de ise ruhsat oranlarının yüzde 100’e yaklaştığını söylüyor. Ordu’da ayrıca orman alanlarının yüzde 65’i madenler için ruhsatlandırılmış durumda, Önemli Doğa Alanları’nın yüzde 80’i, Önemli Doğa Alanları’ndan biri olan Giresun Dağları’nın tamamı ise madenlere ruhsatlı. Yine Ordu’da tarım alanlarının yüzde 76’sı, meraların yüzde 64’ü ve nadir canlı tür çeşitliliği, doğal ve kültürel özellikleriyle tabiatı koruma alanı, milli park gibi statülerle koruma altına alınmış alanlarının yüzde 91’i madenlere ruhsatlı. Korunan alanların içinde yer alan arkeolojik sit alanlarının yüzde 94’ü ve tohum-meşcere alanlarının tamamı da yine aynı şekilde madenlere ruhsatlanmış durumda.

Sahip olduğu farklı ekosistemler, zengin canlı tür çeşitliliği ve doğa ile yoğrulmuş kadim kültürü ile Anadolu’nun nadir coğrafyalarından biri olan Artvin’in ise yüzde 71’i madenlere ruhsatlı. Maden Kanunu’nda yapılan değişikliklerin bir sonucu olarak 521 ruhsata bölünen Artvin’de doğal yaşam, meralar, insan sağlığı ve kadim bir kültür madencilik faaliyetleri ile yok olma tehlikesi altında. Artvin’de bunun dışındaki veriler ise şunlar: Koruma alanlarının yüzde 47’si, önemli doğa alanlarının yüzde 57’si,  tarım alanlarının yüzde 47’si, meraların yüzde 54’ü, ormanların yüzde 69’u madenlere ruhsatlı.

Türkiye’nin en önemli turistik merkezlerinden biri olan Muğla’da da  rakamlar ürkütücü, çünkü kentin yüzde 59’u madenlere ruhsatlandırılmış durumda. İhale, arama ve işletme aşamalarında 1.449 maden ruhsatına bölünen bölgede mevcut ruhsat sahalarının hayata geçmesi halinde, Muğla’nın toprağı, suyu, doğal varlıkları, yöre insanının sağlığı, tarıma ve turizme dayalı ekonomisi telafisi imkânsız zararlar görecek. Kentte bazı yerlerde ise bu oran yüzde 100’ü buluyor: Örneğin Muğla ve Denizli sınırlarında kalan Kartal Gölü Tabiatı Koruma Alanı’nın yüzde 100’ü maden ruhsatlı. Bunun yanı sıra; şehrin doğal alanlarının yüzde 55’i, kültür varlıklarının yüzde 66’sı, orman alanlarının yüzde 65’i, çevre tarım alanlarının yüzde 48’i madenler için ruhsatlandırıldı.

Tekirdağ ve Kırklareli illerini nasıl bir geleceğin beklediğini de araştıran TEMA; her iki ilin yüzde 65’inin, önemli doğa alanlarının yüzde 78’inin, büyük ovalarının yüzde 78’inin ve korunan alanlarının yüzde 83’ü madenlere ruhsatlı olduğunu söylüyor.

Kahramanmaraş ili ve çevresinde ise durum şöyle: İl ve çevresinin yüzde 58’i, önemli doğa alanlarının yüzde 69’u, büyük ovaların yüzde 65’i, korunan alanlarının yüzde 56’sı madenlere ruhsatlı.

TEMA’nın bakanlıktan satın alarak kamuoyuyla paylaştığı bir diğer kent ise Eskişehir. Buna göre Eskişehir ili ve çevresinin yüzde 71’i, korunan alanların yüzde 59’u, önemli doğa alanlarının yüzde 76’sı madenlere ruhsatlı.

Tokat, TEMA araştırmasında yer bulan bir başka Karadeniz ili. Tokat ili ve çevresinin yüzde 46’sı, orman alanlarının yüzde 44’ü, önemli doğa alanlarının yüzde 30’u, tarım alanlarının yüzde 27’si, meraların yüzde 56’sı, büyük ovaların yüzde 13’, arkeolojik sit alanlarının yüzde 66’sı, muhafaza ormanlarının yüzde 84’ü ve korunan alanların yüzde 38’i madenlere ruhsatlı.

Afyon da bir başka şanssız il. Çünkü kentin tarım ve mera alanlarının yüzde 63’ü, korunan alanlarının yüzde 45’i, önemli doğa alanlarının yüzde 36’sı madenlere ruhsatlı.

TEMA’nın uydu görüntülerine dayanarak yaptığı çalışmaya göre ise Antalya-Burdur-Isparta hattındaki 950 bin hektarlık alanda 571 adet taş ocağı saptandı. Bu ocakların yüzde 35’i orman, yüzde 45’i ise mera alanlarında bulunuyor. Ocakların büyüklüklerinin neredeyse tamamı ÇED süreçlerinden muaf olacak şekilde belirlenmiş durumda. Yalnızca çalışma alanında yer alan taş ve mermer ocaklarının temel ekosistem hizmetleri fiyatlandırmasına göre bölgede neden olduğu ekonomik zarar 2,8 milyar TL.

Erzincan ve Dersim’deki durum ise şu: İki kentin önemli doğa alanlarının yüzde 71’i, korunan alanlarının yüzde 60’ı, meralarının yüzde 66’sı madenlere ruhsatlı.

TEMA verilerine göre Karaman ili ve çevresinde; korunan alanların yüzde 41’i, önemli doğa alanlarının yüz54’ü madenlere ruhsatlı.

Zonguldak ve Bartın’da her iki ilin yüzde 72’si, korunan alanlarının yüzde 71’i, önemli doğa alanlarının yüzde 61’i madenlere ruhsatlı.

Ataç: Korunan tek bir alan bile yok

Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) 2019 yılının Temmuz ayından 2020 yılının ortasına kadar 2 bin 685 noktada maden ruhsatı ihalesine çıktı. TEMA Vakfı ise ihale alanlarının büyük bölümünün korunan alan, birinci sınıf tarım alanı, büyük ova, mera ve içme suyu havzası gibi Türkiye’nin bugünü ve geleceği için canlı tür çeşitliliğinin, tarımsal üretimin ve içme suyu ihtiyacının teminatı olan alanlarda olmasına dikkat çekiyor. Vakıf, ihale edilen bu alanlarda madencilik faaliyetlerinin başlaması halinde pek çok bölgede doğal yaşamın, insan yaşamının ve tarımsal üretimin devamlılığının mümkün olmayacağını vurguluyor. İhaleye çıkarılan alanların toplamının Kayseri’den daha büyük bir alanı kapladığını ifade  eden TEMA Vakfı, tespit edilebilen rakamlara göre 2019’daki ihaleleri şöyle özetliyor:

Bir yılda Sivas’ta 135, Kütahya’da 106, Maraş ve Antalya’da 86, Afyon’da 69, Muğla’da 64, Elazığ ve Uşak’ta ise 56 alanda maden ihalesine çıkıldı.

Maden Kanunu’nun 2001 yılından bu yana 21 kez değiştirildiğini vurgulayan TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, yaşanan değişikliklerle her defasında daha fazla doğa ve tarım alanı, su varlığı ve kültür mirası madencilik faaliyetlerine açık hale getirildiğini belirterek şunları söylüyor:

“Bugün maalesef ülkemizde kanunlarla madencilik faaliyetlerinden korunan tek bir doğa koruma alanı, tarım alanı ya da içme suyu havzası bulunmuyor. Mevcut maden mevzuatı; tüm doğal yaşam alanlarını, gıda güvencemiz olan tarım ve mera alanlarını, anayasa ile koruma altına alınan ve temel bir insan hakkı olan sağlıklı bir çevrede yaşama ve temiz suya ulaşma hakkını tehdit ediyor. Doğal varlıkların, tarım alanlarının ve içme suyu havzalarının kanunlarla madencilik faaliyetlerinden tamamen korunması sağlanmalıyken; çıkılan ihalelerle daha fazla alanı madencilik faaliyetlerine açmak ülkemizin toprağını, suyunu ve doğal varlıklarını korumak için faaliyet gösteren bizleri endişelendiriyor. Doğaya, insana ve tarımsal üretime dost bir kamu yararı anlayışıyla bu uygulamalardan dönülmesi, doğa koruma alanlarının, tarım alanları ve içme suyu havzalarının kanunlarla maden faaliyetlerinden tamamen korunması gerekiyor.”

Madencilik faaliyetlerine en yakın örnek olarak Fatsa’da çalışmakta olan altın madenini veren Ataç sözlerini şöyle sürdürüyor: “Fatsa’da çok kısa bir sürede bölgenin doğal varlıklarına, insan sağlığına ve tarım ekonomisine ciddi zararlar verdi. Yöre halkı ile Fatsa Doğa ve Çevre Derneği, altın madeninin yarattığı tahribata karşı ilk günden bu yana, yaşam alanlarını korumak için büyük bir çaba gösteriyor. Vakıf olarak yaptığımız çalışma sonucu ortaya çıkan tablo, tüm bu çabanın ve emeklerin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Bugün maalesef ülkemizde doğa koruma alanı, tarım alanı ya da içme suyu havzası kanunlarla korunmamaktadır. Halbuki, ülkemizde bu gibi alanları kanunlarla madencilik faaliyetlerinden korumamız gerekmektedir. Aksi halde madencilik faaliyetleri Çanakkale’de, Muğla’da, Ordu’da olduğu gibi doğamızı ve tarımsal üretimimizi tehdit altına almaya devam edecek. Yetkilileri doğal varlıklarımızı, tarımımızı ve su varlıklarımızı göz önünde bulundurmaya, bu tarihi sorumluluğu hep birlikte almaya davet ediyoruz.”

Aksu: Para edecek her şey ‘haritalandı’

Polen Ekoloji Kolektifi’nden Cemil Aksu Türkiye’de madencilik sektörünün tamamının Gayri Safi Milli Hasıla içindeki değerinin yüzde 3 olduğunu söyleyerek sözlerine başlıyor. Aksu, son dört-beş yılda artan madencilik faaliyetlerinin, AKP Hükümeti’nin dışarıdan hammadde ithalatının pahalılaşması ve kredi kaynaklarının kesilmesine bağlı olarak ortaya atılan ‘yerli ve milli’ kaynakların büyütülmesi anlayışından kaynaklandığını, bu yüzden de Enerji Bakanlığı’nın madencilik faaliyetini yüzde 100 artırmayı hedeflediğini söylüyor. Aksu sözlerine şöyle devam ediyor:

“Hatırlayacaksınız eski Enerji Bakanı, yerli kömürü kullanarak enerji üretimini savunuyordu ve bunun için planlar hazırlamıştı. Kuşkusuz bu yüzde 100 artırma hedefi de, AKP’nin iktidara geldiği andan itibaren enerji ve inşaat üzerinden bir kalkınma ve sermaye birikimi modelinin yarattığı bir zorunluluk. Çünkü siz kentlerde, kentsel dönüşümler, yeni yollar, yeni köprüler, yeni havaalanları  kurmayı hedeflerseniz, bunun için ihtiyaç duyduğunuz hammaddeleri sağlamak için de çok yoğun bir madencilik faaliyeti geliştirmeniz gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye inşaat sanayi nedeniyle, sadece yerli değil Avrupa’daki çimento fabrikalarının da gelip yerleştiği, bu yüzden dağın, taşın, her tarafın inşaat dalgasına maruz kaldığı, madenciliğin hammaddesinin karşılandığı bir alan olarak görülmeye başladı. Nitekim TEMA Vakfı’nın şimdiye kadar 15 ilde gerçekleştiği araştırmalarda, yüzde 70’e varan bir ruhsatlandırma söz konusu.”

2000’lerin başından itibaren Maden Teknik Arama’nın (MTA) Türkiye’nin her tarafındaki para edebilecek her şeyin haritalandırıldığını söyleyen Aksu, “Yani artık devletin bütün bürokrasisi her şeyi nasıl paraya çeviririz ilkesiyle çevreye bakıyor. MTA da o gözle bakıyor, Devlet Su İşleri de o gözle bakıyor, Tarım Bakanlığı da o gözle bakıyor, Çevre Bakanlığı da o gözle bakıyor” yorumunu yapıyor.  Türkiye’de madenciliğe uygun ortamın yaratıldığını söyleyen ve bunda çevre ile ilgili mevzuatların değişikliklerin etkisi olduğunu söyleyen Aksu, eskiden ormanlara karşı işlenen suçların çok ağır cezalarla cezalandırıldığını belirtiyor ve şöyle devam ediyor:

‘En çok çevre korumayla ilgili yasalar değiştirildi’

“Orman yakmak, insan öldürmeyle eşdeğer tutulurdu. AKP döneminde en çok değiştirilen yasalar çevre korumayla ilgili yasalar. Madencilikte neredeyse 100’ü aşkın değişiklik yapılmış. Çevre Etki Değerlendirme Yasası’nda, Toprak Koruma Yasası’nda, Orman Yasası’nda, meralarla ilgili yasalarda madencilik şirketlerinin talepleri doğrultusunda çevre koruma kurallarının hiçleştirildiği yasal düzenlemeler yapıldı. AKP döneminde en önemli toplumsal hareketlerin çevre alanından çıkması da biraz bundan kaynaklı. Çünkü siz inşaat, enerji, turizm üzerinden bir birikim modeli seçiyorsunuz, bu birikim modelinin direk hedeflediği şeyler ise çevresel etkiler, ormanlar, su alanları. Dolayısıyla bu alanlarda yaşayanların yaşam alanlarını yok ediyorsunuz, bu insanların da yıkıma karşı kendilerinin de söylediği gibi yaşam alanlarını koruma mücadelesine girmekten başka çareleri yok.”

1980’deki neoliberal politikalardan sonra, 2000’lerde enerji ve tarım gibi alanların şirketlerin faaliyet alanına dönüştüğünü söyleyen Cemil Aksu bunun ekoloji üzerindeki etkilerini de şu sözlerle anlatıyor:

“2005’ten sonra enerji alanında hidroelektrik santrali (HES) projeleri oluşturuldu ve DSİ’nin hazırladığı raporlarla Türkiye’nin hemen hemen her deresi üzerinde 15-20 tane HES’i öngören ve sayısı 1600’e yaklaşan projeler yapıldı. Bunların büyük kısmının da Doğu Karadeniz bölgesinde yapılmasını öngörülmüştü, çoğu engellense de 260 tanesi gerçekleşti ve gerçekleşen bütün alanlarda bu projelerin yapılması aşamasında orman varlıklarının parçalandığını gördük. Bütün ekosistemler bir bütündür ve orman da bir ekosistemdir. Ve siz ekosistemi yollarla, iletim hatlarıyla parçaladığınız zaman aynı insan bedenini parçalara ayırarak, ayrı ayrı yerlerde yaşamasını beklemek gibi bir durumla karşı karşıya kalırsınız.”

Ormanların yok edilmesinin su kaynaklarını da kirlettiğini, Türkiye’nin su fakiri bir ülke olduğunu, orman ekosisteminin de su potansiyelini artıran tek etken olduğunu söyleyen Aksu şu bilgileri veriyor: “Örneğin Kazdağları’ndaki maden faaliyeti sadece çevre illeri değil, Midilli Adası’nı dahi etkiliyor. Çünkü Midilli Adası’nın su kaynağı da Kazdağları’ndan gidiyor. Dolayısıyla bu ekosistemde yaşanan bir parçalanma su krizini de tetikleyen ya da daha derinleştiren bir etken.”

Açık maden işletmeciliğinin en yakın örneğinin Muğla İkizköy ve Ordu Fatsa’da görüldüğünü söyleyen Aksu, “Fatsa’da bir tepe siyanür havuzları ve madencilikten çıkan toprak posalarının atıldığı bir alan haline getirilmiş. Ama kuşkusuz bununla sınırlı değil, çünkü madencilik faaliyetinin yürütüldüğü alanlarda yeraltında milyonlarca yılda oluşmuş birçok kimyasal bileşik var. Ve bu bileşikler madencilikle yeryüzüne çıkıyor ve hiçbir şekilde denetime tabi olmadan havaya karışıyor. Bu havaya karışan moleküller de, yağmurla etkileşime girerek, toprağa, suya her yere karışıyor” diye konuşuyor. Örneğin Fırat havzasında yeşil alglerin artışının, Fırat nehrinin belli bölgelerinin ölmesi gibi sonuçlar doğurduğunu söyleyen Aksu, bütünsel bir değerlendirme yapıldığında madencilik faaliyet alanlarında biyoçeşitliliğin, hayvan çeşitlerinin azaldığını vurguluyor ve tozlanmadan dolayı birçok bitki türünün öldüğünü de belirtiyor.

Cemil Aksu madenciliğin yarattığı tahribatların çözümü için ‘sistem’ uyarısı yapıyor:

“Bu üretimin mantığını, bu sermayenin mantığını, her şeyin kâr için üretildiği üretim sistemini sorgulamadan bu sorunu çözme ve ‘şu kadar madencilik yapılsın yeterli’ deme lüksümüz yok. Madenciliğin binde 3’ü sadece tıp sektöründe kullanılıyor, yüzde 70’i takı sektöründe kullanılıyor. Bu değerli madenler Türkiye’de bir köyün yeraltından çıkarılıyor ve götürülüp mesela İngiltere’deki bir bankanın yer altındaki kasasında saklanıyor. Yani bu madenler bir yerin altından çıkarılıp, başka bir yerin altında saklanıyorsa neden çıkarılıyor? Her şeyden önce bu akıldışı kâr mantığını sorgulamamız gerekiyor.”

Kaynak: Yeşil Gazete/Müjgan Halis

Ekoloji konulu diğer haberler