Takip Et

Makale

Zafer Yılmaz Yazdı: 12 Eylül Darbesi ve Bazı Anımsatmalar-1

Cuntalı yıllar solculara, devrimcilere, sosyalistlere karşı her türlü hukuksuzluğu, zalimliği, kıyımı reva görürken, günümüzde pek bir ‘demokrat’ geçinen liberaller de dahil, bütün bir gericilik el ovuşturup derinden bir ‘oh’ çekiyordu.

Sabah evinizden çıktığınızda, sizi sokağınızda silahlı askerler karşılıyor. Neredeyse adım başında kimlik kontrolünden geçiriliyorsunuz. Eğer şansınız varsa, üst aramasından sonra yolunuza devam edebiliyorsunuz. Yollarda karşılaştığınız insanların yüzleri asık. Tanıdıklarınızla zar zor selamlaşıyorsunuz.

Hala bir işiniz varsa, sadece işinizi yapmakla yükümlüsünüz. Ailenizden, yakınlarınızdan biri devlet tarafından aranıyorsa vay halinize. O kişinin yakalanması için askere, polise ‘yardım’ etmeniz isteniyor. Düpedüz muhbirlik yani. Aksi halde başınıza olmadık işler alacağınız, ağır bedeller ödeyeceğiniz alenen tebliğ olunuyor.

Hayat tam anlamıyla zapturapt altına alınmış. Ünlü ‘24 Ocak Kararları’ tıkır tıkır işliyor. İşverenler pek bir mesut, pek bir şen. Sıkıyönetim komutanlarının zehir zemberek talimatları gazetelerde çarşaf, çarşaf yayınlanıyor. Radyo istasyonları ve televizyon -ki sadece siyah-beyaz TRT var- Milli Güvenlik Konseyi ve sıkıyönetim komutanlıklarının sesi gibi. Her gün yüzlerce insan tutuklanıp günler süren kanlı sorgulardan geçiriliyor.

Partilerin, sendikaların, meslek örgütlerinin kapılarına çoktan kilit vurulmuş. En ufak muhalif eğilim gösteren dergilerin, gazetelerin basımı, dağıtımı yasak. Kitap bulundurmak, okumak zaten büyük bir suç… Sobalarda odun, kömür değil, kitap yakılıyor artık.

Sinemanın canına okunmuş; kültür, sanat hayatı dumura uğratılmış… Adamın biri “Sabuğha” diye böğürüyor, bu müzikten sayılıyor. Her şey cuntanın arzusuna, seviyesine, niteliğine uygun olarak tasarlanıyor; pespayelik revaçta…

Sözcüklerin kimisi yasak. Bir uğursuzluktan uzak durmak için herkes diline özen göstermeli, dikkatli konuşmalıdır.

Askeri garnizonlar, spor salonları, eskinin at ahırları cezaevine dönüştürülmüş durumda. On binlerce insan buralarda tutuluyor; düşüncelerinden, düşüncelerine uygun pratiklerinden dolayı suçlanıyor, aşağılanıyor, askeri mahkemelerde ‘yargılanmayı bekliyor.

Mevcut cezalar yetmiyor olacak ki, ceza yasası durmadan değiştiriliyor; politik ‘suç’lara biçilen ‘ceza’lar bol keseden zamlanıyor. Öyle ki, bu davalarda cezaların alt sınırı on küsur yıldan başlıyor.

Üniversiteler tam anlamıyla sindirilmiş. İhsan Doğramacı’lar, Orhan Aldıkaçtı’lar, Turan İtil’ler, Ayhan Songar’lar işbaşındalar. Şaklabanlık yapmak serbest, ama bilimsel-akademik çalışma yapmaya kalktığınızda, en iyi ihtimalle 1402 sayılı sıkıyönetim kanunuyla ensenizde boza pişiriliyor. Kılık kıyafet, saç sakal düzeni bile cuntanın ‘estetik tasarrufları’ gözetilerek yeniden tasarlanıyor.

Binlerce devrimci demokrat insan işinden, okulundan kovuluyor. On binlercesi sürgünle tanışıyor. Olağanüstü koşullarda ve hukuk dışı kararlarla verilmiş idam cezaları alelacele infaza dönüşüyor. Polis ve jandarma merkezlerindeki sorgulardan, cezaevlerindeki zalimliklerden ise hiç bahsetmeyelim…

Devrime, devrimciliğe, özgürlüğe, aydınlanmaya karşı büyük bir sindirme, ezme seferberliği, kapkara bir terör başlatılmış durumda ve tam bir korku toplumu yaratılmak isteniyor.

Bütün bu zorbalıklara karşı sınırlı olanaklarıyla sadece devrimciler direniyor. Dağlardan, şehirlerden onların ölüm haberleri geliyor. Öldürülen devrimciler büyük bir aşağılamaya maruz kalıyor… Onlara yakınlarının sahip çıkmasına bile engel olunuyor. Çünkü bu da suç!

Tüsiad’cılar, Mess’ciler ve bilumum sülük takımı memleketin bu halinden pek bir memnun… Ağızlarını kulaklarına kadar yayarak keyifle sırıtıp, şen-şakrak bir edayla gerdan-göbek kıvırıyorlar. Örgütsüz, savunmasız bırakılan emekçiler tam anlamıyla soyulup soğana çevrilirken, sermaye grupları karlılık oranlarını yüzde bilmem kaç yüzlere çıkarıyor.

Irkçı, dinci akımlar özenle beslenip büyütülüyor. Öyle ki, Türkiye’nin eli kanlı ırkçıları bile, ‘Fikrimiz iktidarda, ama biz hapisteyiz’ diye isyan ediyor.

Sosyal dayanışma, yardımlaşma yasaklanıyor; toplumsal dokuya renk katan bütün insani özellikler hoyratça örselenip deforme ediliyor. İnsanlar güvensizlikle, bencillikle, kısa yoldan köşe dönme sevdasıyla koşullandırılıyor. ‘Her koyun kendi bacağından asılır’ ilkelliği adeta kutsanıyor.

Alevi yurttaşların yaşadığı köylerde ‘cami yaptırma seferberliği’ başlatılıyor.

Kürtçe konuşmak büyük bir suç zaten! Kürdistan’ın dağına, taşına şiddet ve korku sindirilmek isteniyor.

Soğuk Savaş bütün hızıyla sürerken, savaş kışkırtıcısı emperyalist merkezlerle Türkiye adına yani antlaşmalar imzalanıyor. Savaş şimşekleri hiddetle çakarken, ülke, emperyalist çıkarlar uğruna adeta paratoner haline getiriliyor.

Velhasıl, sistem kendini pek çok alanda zor ve şiddet yoluyla yeniden tasarlayıp güçlendiriyor. Ömrü günümüze kadar uzanacak olan yığınla anti demokratik kurumun, yasanın, yönetmeliğin, uygulamanın temelleri bu yıllarda ve bu şartlarda atılıyor…  

Bütün bunlar bir korku filminin kâbus dolu sahnelerinde değil, ABD emperyalistlerinin “bizim çocuklar” dediği darbeciler marifetiyle koca bir ülkenin yakın tarihinde sahiden yaşanıyor ve günümüz sistemi işte bu şartlarda var ediliyor…

12 Eylül darbesinin ikinci günü -ilk gün sokağa çıkma yasağı vardı ve av başlamıştı- tutuklandığımda, henüz on dokuz yaşında bir yeniyetmeydim. Sendikal faaliyette bulunmak ve direniş örgütlemekti bunun gerekçesi. Elliye yakın insanla beraber bir iş yerinde çalışıyordum ve bu işyerinde ne sigorta vardı ne de işçilerin haklarını savunacak bir sendika. Sigortalı çalışmak istediğimizde, işveren hepimize kapıyı göstermişti. Biz de sıkıyönetim güçlerinin baskılarına rağmen, hemen karşıdaki bir inşaata sığınıp direnişe başlamıştık. Darbe olunca, direnişin ve işyerindeki işçileri üye yapmak isteyen sendikanın sözcüsü olmam tutuklanmam için yetmişti. Haklarını arayanlar, haksızlıklara karşı çıkanlar suçluydu, bu hakları ihlal edenler ise mağdur!

Tam da Balzac’ın, “Her sermayenin ardında büyük bir suç yığını gizlidir,” sözünü doğrulayan, onu cisimleştiren olaylar yaşanıyordu. Sermaye kesimi, zorbalık eşliğinde gericiliğe, ümmetçiliğe mahkûm edilen toplumda dilediğince semirecekti sonrası yıllarda.

O günlerde, bir süre jandarmada, ardından polis merkezinde ‘sorgu’landıktan sonra, Hasdal kışlasına götürülmüştüm. İki ay sonrasında ise, saçlarım sıfır numara kesilip ‘serbest’ bırakılmıştım. Saçlarım uzayana kadar neler çektiğimi, o dönem aynı akıbeti yaşayanlar iyi bilirler. Damgalanmak gibi bir şeydi bu. Adım başı yaşanan asker-polis çevirmelerinde ilk sorgulananlar, saçları kesilmiş olanlardı çünkü.

Bu olaydan yaklaşık olarak altı ay sonra, 1981’in 18 Mayıs günü yeniden gözaltına alınmış, bilindik aşamalardan geçip soluğu Selimiye Kışlası’nda almıştım. Anımsamak isteyenler bilirler: Birinci Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın merkezi olan bu devasa mekânın eskiden at ahırı olarak kullanılan bölümüne yüzlerce insan tıkılırdı o zamanlar. Selimiye’deki at ahırına epeyce hırpalanmış halde götürülmüştüm. Oradaki herkesin ‘gereği gibi’ hırpalanmış olduğuna da tanık olmuştum. Darbeciler açısından biz artık “sivil” değil, en alt rütbedeki “asker”lerdik ve dolayısıyla buna ‘uygun’ davranmalıydık.

‘Emir demiri keser’ sözünden feyz alan omuzu kalabalık adamların karşısına koğuş temsilcisi olarak çıkıp halimizi anlatışımı hiç unutmuyorum. Babam yaşındaki subayın beni biraz dinledikten sonra -ki en temel talebimiz, işkenceye, dayağa, her gün çıkarıldığımız zorunlu spora, bilmem kaç tane saçma sapan askeri marş ezberlemeye, orduya, devlete zeval gelmemesini öngören toplu yemek dualarına, hatta bitlenmeye bir son verilmesiydi- özellikle dayak ve işkence faslıyla ilgili olarak söylediklerimi şaşkınlıkla karşılamasına çok şaşırmıştım. Sanki bu subay bu kışlada değildi ve bize o it eziyetini ‘ilahi güçler’ ya da cinler, periler yaptırıyordu.

Bu badireyi de atlatıp serbest kaldıktan üç yıl sonra, bu kez kimliği tümüyle ‘deşifre’ olmuş ‘kıdemli’ bir devrimci olarak tekrar tutuklanmış, Gayrettepe’de bir buçuk ay ‘sorgu’landıktan sonra soluğu yine o at ahırlarından birinde almıştım. Oraya götürülmeden birkaç gün önce polis bizimle ilgili olarak basına bir ‘brifing’ verdiği ve basın da -hani şu demokrasinin bilmem kaçıncı gücü basın- bunu renklendirerek “halka arz ettiği” için, gardiyanından subayına kadar, at ahırının bütün yetkilileri hakkımızda yeterince bilgi sahibi olmuşlardı. Fotoğraflarımız da bolca yayınlanınca, ‘üstlerimiz’ kimin kim olduğunu anlamakta hiç zorlanmamış, bize ona göre muamele çekmekte gecikmemişlerdi.

Üstelik bu kez durum daha da trajikti. Gözaltına alınan arkadaşlarımızdan Hasan Hakkı Erdoğan aramızda yoktu. Polis ‘sorgusu’ sırasında durumu kötüleşen arkadaşımızın yaşamından endişeliydik. Bu yüzden yetkili bir subayla konuşup, savcılığa suç duyurusu dilekçesi yazabilmek için kalem kâğıt vermelerini istemiştim. Görüştüğüm subay yine babam yaşındaydı ve tutulduğum hücreye kadar gelme zahmetinde bulunup, anlattıklarımı yine şaşkınlıkla dinlemişti. Aynı şeyi ikici gün ifademizi alan askeri savcının ve bizi tutuklayan askeri yargıcın tavrında da gözlemiştim. Nihayetinde, arkadaşımın ‘sorgu’ sırasında katledilmiş olduğunu öğrenmem uzun sürmemişti. Çok iyi bildikleri sıradan gerçekler karşısında darbeciler ve çömezleri nedense hep şaşkınlık geçiriyor, anlatılanları gözlerini irileştirerek dinliyorlardı. Oysa gayri insani muamele bizzat onların sorumlu olduğu alanlarda sürüp gidiyordu.

Cuntalı yıllarda bu tür olayları binlerce devrimci-demokrat insan yaşamak zorunda kaldı. Bin bir emekle yaratılan devrimci-demokrat kurumlar tam bir hukuksuzluk ve zorbalıkla tasfiye edildi. Bu arada belirtelim ki, darbeciler bunları yaparken, devrimciler yine de -bugün kimilerinin Erdoğanlardan ‘demokrat’ yaratmaya kalkışması gibi- sözüm ona darbe karşıtı geçinen Demirellerden, Erbakanlardan ‘demokat’ yaratma sevdasına kapılmadılar.

Bütün bunların bilinmedik ya da kişiye özel bir yanı yok elbette. Mesele bilip bilmemek de değil zaten; tarih ve toplum karşısında ahlaki ve vicdani bir duruş sergileyebilmek!

Cuntalı yıllar solculara, devrimcilere, sosyalistlere karşı her türlü hukuksuzluğu, zalimliği, kıyımı reva görürken, günümüzde pek bir ‘demokrat’ geçinen liberaller de dahil, bütün bir gericilik el ovuşturup derinden bir ‘oh’ çekiyordu.

Bu yıllarda yalnızca sermaye değil, onun elini rahatlatan milliyetçi-mukadderatçı akım da iyiden iyiye gelişip güçlenecekti. Aydınlanma, devrimcileşme süreci zorbalıkla tasfiye edilirken, doğan boşluk, akıl hocalığını emperyalistlerin yaptığı bir planın gereği olarak, Türk hakim sınıfları eliyle ‘liberal’ muhafazakarlık ve gericilikle doldurulacaktı. Turgut Özalların, Hasan Cemal Güzellerin, Fetullah Gülenlerin ve onların devamcısı durumundaki bilumum müptezel gericinin tam da bu yıllarda nasıl semirip güçlendiği, ‘adam’yerine konulduğu anımsanırsa, kastımızın ne olduğu kolaylıkla anlaşılır.  

12 Eylül darbesi ile bağlantılı olarak sonraki yıllarda süren ‘askeri vesayet’, ‘demokrasi’ konulu tartışmalarda gericilerin, liberallerin devrimcilere, devrimci hareketlere ve onların tarihlerine ilişkin utanmazca suçlamalarda bulunmaları bana hep bu yaşanmışlıkları hatırlatmıştır. Bu darbe yetiştirmelerinin tam bir kalpazan tutumla, ‘biz ne zulümler gördük’ diye ağlaşıp, sözümona ‘anti darbecilik’lerini bir tür rant kapısına çevirmelerine, bunu pişkin bir tutumla yıllarca kullanmalarına ise, ne diyeceğini gerçekten bilemiyor insan…

Bu topraklarda özgürlük, demokrasi, insanca bir yaşam adına neler yaşandı, yaşanıyor gerçekten? Kim, nerede duruyor, nereden besleniyor? Demokrasi ve özgürlükler meselesinde günümüz egemen söylemindeki iddialar, yakıştırmalar gerçeklerle ne kadar örtüşüyor? Kim, neye ve ne kadar muhalif? İlerici kim, gerici kim? Sola, sosyalizme, devrime karşı beslenen bu düşmanlığın nedeni ne? Kavramlar neden bu kadar kirletildi, sıradan gerçekler nasıl tersyüz edildi, muhalif olmak neden bu kadar ucuzladı?

Bu soruları daha çok soracağımız, gerçekleri daha çok anımsatmak zorunda kalacağımız açık. Çünkü, kalpazan gerici-liberal tayfanın, eskilerin deyimiyle ‘döne döne bina okumaya’ daha uzun süre devam edeceğini iyi biliyoruz.

Çünkü, onları azmanlaştıran ortam bizzat cunta eliyle yaratılmıştır ve onlar bu açık gerçeğin üstünü örtmek, suçlarını gizlemek için buna mecburlar.

Bu yüzdendir ki, her türlü abrakadabracılığa,  akla aykırılığa baş vurarak, tarihi gerçekleri tersinden okumak, cellattan mağdur yaratmaya kalkışmak onlar açısından zorunlu bir ‘görev’ haline gelmiştir.

Makale konulu diğer haberler